SMAN ERİŞ’İ BULDUKHaykırmak Dünyaya ve Sevda Denizi albümlerini bilenler biliyor ama onun hangi mücadelelerden geldiğini hangimiz biliyoruz?


Başarımın anahtarı; ‘Sen yapamazsın!’

Doğuştan tek kollu ve belki yine doğuştan ‘tek kolla bir şey olamayacaksın’ ön yargılarının üzerine dikildiği bir sanatçı Osman Eriş. Şu sıralar kaliteli bir yapımın son noktalarına geldi.

Her sanatçının olduğu gibi onun da bir öyküsü var. Onun öyküsünü farklı kılan ise tek kola yapabileceği en zor mesleklerden birini icra etme yolunda verdiği yaşam mücadelesi. Bir gazetenin manşetiyle; Azmin Gücü!

Osman ErişSayın Osman Eriş, hoş geldiniz efendim. Sizi görmek ne hoş. Sizi tanıyoruz elbet ama sizi sizden dinlesek… Kimdir Osman Eriş?

Hoş bulduk efendim. 1964 yılı 15 Ekim’inde Eskişehir’de doğdum. Rahmetli babamın işi gereği 69 yılı sonlarında Kütahya’ya yerleştik. İlk, orta ve lise tahsilimi burada yaptım. 2001 Eylülünden beri İzmir’de yaşıyorum.

Osman Bey; elimizde sanıyorum 90’lı yılların başlarında yaptığınız iki albüm var: Haykırmak Dünyaya ve Sevda Denizi.

Evet. Haykırmak Dünyaya ‘89, Sevda Denizi ‘91 yılı çalışmasıdır.

Kendi döneminin başarılı albümleri bu çalışmalar ama sonra birden kayboluyorsunuz ve aradan yıllar geçiyor. Şimdi hayli iddialı bir senfonik eserle geri dönüş hazırlığındasınız. Bildiğimiz kadarıyla senfonik eserler gerek bestelenmeleri, gerek icraları bakımından hayli donanım gerektirir. Bu konular üzerine konuşalım isterim ama affınıza sığınarak görüyorum ki sağ kolunuzun bilek ve dirsek arası yok. Diğer gazete röportajlarınızdan biliyorum doğuştan gelen bir durum. Bu durumda bağlama çalmayı istemek, hayal edebilmek nasıl bir şey? Oradan girelim isterim.

Öğretilmiş/öğrenilmiş çaresizlik sendromu… Duymuş olmalısınız. Babam saz çalardı kış gecelerinde ve o sazın nağmeleriyle dalardım masum uykularıma. Nasıl olacak bilmezdim ama bilirdim çalabileceğimi. Bir gün ‘baba’ dedim ‘Ben de çalmak istiyorum.’ ‘Oğlum sen çalamazsın’ dedi, bıraktı ve sazı bir daha çalmadı yanımda. O gece herkes yattıktan sonra başlamıştı maceram. Duvarda asılı duran sazı alıp çalıyormuş gibi, biliyormuş gibi saatlerce gecelerce zaman geçirdim. Böyle bir gecenin masum ve mahzun uykusunda gördüğüm rüya her şeyi değiştirmişti. Bir dağ başında oturmuş saz çalıyordum ve dağ taş her ne varsa beni dinliyordu huşu ile. Kolumda mızrabım bir ip ile bağlanmıştı, çalıyordum işte…

 

Osman ErişDaha sonra..?

Rüya bitti ve sabah kalktım. İlk işim mızrabı koluma bağlamak olmuştu. Heyecanlıydım. Tellere şöyle bir hamle ettim. Bu ne saadet, ses veriyordu dostum!.. Kısa sürede çözüldü dili. İlk çaldığım eser büyük bir eserdi; ‘Bak postacı geliyor, selam veriyor. Herkes ona bakıyor, merak ediyor’. On iki yaşındaydım ve kısa bir sürede beş altı türkü çalmayı başardım yalan yanlış.

Babanızın muvaffakiyetinize tepkisi ne oldu?

Mevsim yazdı. Babam o zaman ki adıyla YSE’de greyder operatörüydü ve hafta içi şantiyelerde kalır, cuma gecesi evde olur, cumartesi sabahları ise aile saadeti zirve yapardı. Hiç unutmam o saadet sabahını. Neşeli kahvaltı sonunda yan odaya geçip, mızrabımı bağlayıp, sazı da alıp geldim. Babam ‘Dur oğlum şimdi. Bir sigaramı içeyim kendime geleyim.’ diyordu ki ‘Ben çalacağım’ dedim ve çalmaya başladım. Sunumum bittiğinde babamın ‘oğlum sen çalamazsın’ dediği gecede olduğu gibi gözünden gizleyemediği bir damla yaş daha geldi ve lavaboya gitti. Döndüğünde sevinci görmeğe değerdi.

Ben hiç kesmeyeyim. Sanatınızın doğuşunu anlatmaya devam ediniz lütfen.

Estağfurullah… Rahmetli akort yapmakta zorlanırdı biraz o yüzden biz saza pek dokunamazdık, yasaktı. Ancak o sabahtan itibaren yasak kalkmıştı. Gündüzleri de çalışabiliyordum artık. Kısa bir sürede, duyduğum her şeyi çalabilir hale gelmiştim. Burada şuna dikkat çekmek isterim. Hayatımın belirleyicisi olmuş bir cümle; ‘sen yapamazsın’ oldu. Kütahya’da Yenidoğan Mahallesinde güç bela yaptığımız bir gecekonduda oturuyorduk. Sene 1974 veya ‘75. Şehirde dolmuşlar çalışmaya başlamıştı. Son durak evimize çok yakındı. On – on bir yaşında çocuklar muavinlik yapardı. Önemli işti muavin olmak. Bütün arkadaşlarım muavin olmak için son durakta olurdu ve tabi ben de. Kimse beni muavin olarak almazdı, her ne kadar şoförlerin gözüne umutla baksam da… Hep başkalarını çağırırlardı, üzülür ama belli etmezdim. Yaşça bizden büyük, zannederim on dört – on beş yaşlarında bir abimiz vardı. O kıdemli muavindi. Kendi dolmuşlarında babasına yardım ederdi. Biz çocuklar etrafında toplanırdık hep. Bir gün başladı sormaya; ‘Ne olcen len böyüyünce?’, ‘Avukat olcem abee’ dedi biri, ‘Ben vali’ dedi öteki. Bana sordu; ‘Sen?’ ‘Ben sanatçı olcam’ dedim. ‘Hade len’ dedi… ‘Görmeyimiyon teleezonda sanatçıları? Bi elinde mikrofon, bi elleeni salleyoolla… Senin zaten bi elin va salak’!..

O salak devam etti yoluna, acımıştı biraz ama olsun…

Estağfurullah efendim.

Aradan üç yıl geçmişti. Artık yakın çevrede herkes biliyordu çaldığımı. Benim bir hedefim vardı. ‘Kütahya Folklor ve Etnografya Derneği’nin sazlarından biri olmak. Ama yine o söz… “Hadi canım o kadar da değil artık!..”

Osman ErişGittim cesaretle. Saygıyla anıyorum hocam Kudret Karayiğit şefkatle kucakladı beni. Yirmi saz vardı ve bunlar şehrin en iyi sazlarıydı. Beni 21. sandalyeye oturttular. Bir yıl sonra baş saz olmuştum. Hiç haset yoktu. Sadece takdir takdir… Ne büyük mutluluk! Hocam, hocası Rahmetli ‘Hisarlı Ahmet’ ile tanıştırmıştı. Her hafta sonu Cumartesi – Pazar saat 10’da Hisarlı’nın yanındaydım artık. Özel bir ihtimam gösterirdi rahmetli. Hiç yalnız kalamazdı. Ben yanına geldiğimde; ‘Hadi bi gidin gari!’ der, boşaltırdı ortamı. Utanırdım… Beni öğrencisi olan hocama muhalif yetiştirdi. Şimdi gülüyorum duruma. Çünkü biz hocamla beraber iki evladı idik…

Evet. Öğrenim hayatınız bu şekildeydi. Peki, sanatınızı hiç hocalarınız gibi öğrenme talebi olanlara aktarmaya kalkıştınız ve öğretmenlik yaptınız mı?

Tabi. Kütahya Halk Eğitim Merkezinde, Kütahya Folklor ve Etnografya Derneği olarak bağlama derslerine başlamıştık. Ben sayın hocam Kudret Karayiğit’i asiste ediyordum. Hocam bir tüccar idi. İşleri, bahtı açıldı ve dersler bana kaldı. On altı yaşındaydım. Karşımda kırk yetişkin insan vardı. Ben onlara saz çalmayı, onlar da bana hoca olmayı öğrettiler. Artık herkes tarafından takdir edilen bir noktaya gelmiştim. Bu arada hafta sonları öğrencisi olduğum Kütahya Lisesinde de derslere başlamıştık. Hocalarım hafta sonu öğrencilerimdi.

Kütahya’yı ne zaman aştınız ve albüm çalışmalarına nasıl başladınız?

Bir eksikliği hissetmem Kütahya’yı sizin tabirinizle aşmam gerektiği kanaatine vardırdı beni. Alkışlar beyhudeydi. Daha iyi olmak gerekiyordu. Şehirde tüm soruların cevabı idim ama bu bu kadar değildi. Hiç kimseye söylemedim. İzmir’e geldim. Rahmetli Durmuş Yazıcıoğlu TRT İzmir Radyosu Halk Müziği daire başkanıydı. ‘Daha çok küçüksün, İzmir, büyük şehir. Burada güvende olmazsın. Burada kalamazsın. Sana derslerini klasör olarak vereceğim. Ayda bir gün bu dersleri vereceksin kabul mü?’dedi ve seve seve kabul ettiğim serüven 1 buçuk yıl devam etti. Bir gün; ‘Evlat!’ dedi, ‘Benimle işin bitti.’ Bir kartın üzerine ‘İstanbul Belediye Konservatuarı Müdürü Sayın Adnan Ataman’a; hamili kart öğrencimdir’ tarzında şeyler yazdı.

Vardım İstanbul’da hocanın yanına. Beni bir güzel imtihan etti. Başarmış olmalıyım ki derse kabul etti. Yöntem aynı… Ayda bir gün ve klasörlerle nota. Tabi bu derslerin her biri bir roman olur başka. Kısa keselim. Hoca beni Ankara’da Mehmet Cihan hocaya aynı yöntemle plase etti. Bu kez iki yıl Ankara’ya devam ettim. Yaşım yirmi bir olmuştu. Aldığım bu derslerden kimsenin haberi yoktu. Artık ulu orta saz çalmıyordum zaten. Kimse ne çaldığımla ilgilenmiyordu. İş nasıl çaldığımdı. Amerikan bilardosunu iyi oynardım. Bu yüzden bıraktım.

Osman<br />
Eriş
Yani sizi dinleyenler, sizi dinlemeye gelenler, gayet güzel çalmalarınıza rağmen ‘Şurda çok güzel bir saz üstadı var’ diye değil de, ‘tek kolla saz çalan varmış’ diye geliyordu. Öyle mi?

Evet, aynen öyle.

Daha sonra ne yaptınız?

Hayalimi gerçekleştirmeye çalıştım. Hayalim; TRT sınavlarını kazanmaktı. Ancak bu hususta da yine kimle konuşsam aynı söz: ‘Hadi canım o kadar da değil artık!..’ Aynı zamanda bu ara namaz kılmaya başladım. Mahalle camiine devam ediyordum. Cemaatte yaygın bir kanaat vardı ki; müzik haramdı. Sık sık telkin edilir olmuştu bu bana. Tereddüt etmeden bıraktım sazı tamamen. Tam dört yıl. Bu arada bol bol okumaktaydım. Birkaç yıl sonra aslında haram olanın müzik olmadığı gibi kanaatler oluşmaya başlamıştı içimde. Bilgiye ulaşmak çok zordu o dönemde. İktibas dergisi editörü rahmetli Ercüment Özkan son noktayı koymuştu olaya kendine has nüktedan bir üslupla. Kendinden çok emindi:

‘Ya hu! Ben beyaz peyniri çok severim kahvaltıda. Birileri rakıya meze ediyorsa peynirin suçu ne?!’

Bu cümleyle beraber artık kanaatim kesinleşmişti ve müzik haram olamazdı. Yavaş yavaş elime almaya başlamıştım bağlamamı. Ama nedense günah duygusunu atamıyordum içimden. Giderek azalan bir duyguydu… Bu arada TRT Ankara Radyosunun sınav ilanları geçmeye başlamıştı radyo ve televizyonlarda. Can dostum Abdurrahman Güleç’in yoğun teşvikiyle gidip sınav kaydımı yaptırdım. Sınavım 45 gün sonraydı. Tamamen paslanmıştım ve çok çalışmam gerekiyordu. Bir çini fabrikasında çini ressamlığı yapıyordum o sıralarda. Hemen işi bıraktım ve eve kapandım. En az 15 saat çalışıyordum. Sınav günü geldi, çattı. Yaklaşık iki saat kaldım sınavda. İki sefer mola istedim. Beni dinlendirirlerken diğer adayları çağırıyorlardı. En fazla bir türkü dinlediler diğer adaylardan. ‘Başarılarınızın devamını diliyoruz, sonuçlar bildirilecektir, teşekkür ederiz’ denilerek gönderiliyorlardı. Sonunda sınavım bitti. Dışarıda beklememi rica ettiler. On dakika sonra komisyon başkanı rahmetli Özay Gönlüm “Tebrikler, Kütahyalı kazandın” dedi. Kazandın, kazandın, kazandım, kazandım!? O an ki şaşkınlık, heyecan vb. duygularımı yazsam sayfalar yetmez.

Osman<br />
ErişVe artık çevrenizdeki önyargılar, tabular kırılmış oldu. Öyle mi?

Evet, aynen öyle oldu. Maksat TRT sanatçısı olmak değildi. Sabah gazetesi ‘Azmin Zaferi’ manşetiyle yayınladı haberi. Benim asıl amacım kendi eserlerimi neşretmekti. Bu da başka bir hayaldi. Hayal gelirdi insanlara ve ihtimal vermezlerdi. İlk albüm o yıl yapıldı. TRT tek kanal yayın yapıyordu. Özel televizyonlar yoktu. ‘Tele tatil’ programının konuğu olmuştum On iki dakika ekranda kaldım. Hani derler ya yetmiş milyon bizi izliyor. Bu ifadenin gerçeğe en yakın olduğu dönemdi. Telefonlar kilitlenmişti. Albüm de fena satmamıştı. Ancak o dönem öyle bir dönemdi ki… Müzik haramdı ya hani. Müziğin meşruiyeti, marş ya da ilahi olmasına bağlıydı camiada. Sonra bir kavram icat edildi ezgi kaseti. Bizimki de bu kategoriye giriyordu. Eleştiriler, ya bu çok fazla müzik olmuş şeklindeydi. Sevgili ağabeyim, dostum Ulvi Alacakaptan bizden bir yıl kadar önce bir bant tiyatrosu yapmıştı: Mute Destanı. Çok beğenerek dinlerdik o zamanlarda. Fonda bağlama kullanmıştı. Neredeyse aforoz ediliyordu. Sonradan montajda çıkardıklarını anlatırdı ama piyasada iki çeşit Mute Destanı var. Sazlı ve sazsız. Eleştirilerden bunaldığım bir günde anlatmıştı yaşadıklarını. Hatta şöyle bir oynayıvermişti ayak üstü pazarcı esnafını:

—Haayydeee Mute Destanı geldi Mute Destanı geldiiie… (usulca-gizlice eliyle ağzının yarısını kapatıp)sazlısı var, sazsızı var abii…

Her şeye rağmen ikinci albüm geldi. İlkinden daha iyiydi satışlar. Ama eleştiriler de daha yoğun.

Küstüm, bıraktım. Yeni hedeflere yelken açtım. Artık senfonik çalışmalar yapmak istiyordum. Ancak donanım eksikliğim vardı. Gidermek için çok çalıştım. Yıllarca çalıştım. Kütahya Şeker Fabrikasında çalışıyordum artık. Aradan dört beş yıl geçmişti. Misafirhanede gece nöbetindeyken foseptik taştı. Acil tedbir, arazöz gelene kadar paçaları sıvayıp yalınayak dalmaktı içine. Öyle yaptık biz de. Pis su odalara ulaşmamalıydı. Bu ara telefon çaldı. Bir arkadaşım ‘hocam dinle’ diyerek telefonunu radyoya uzattı. Sevda Denizi’ni çalıyordu özel ve ulusal radyomuz. Çok fazla dillendirmiyordum ama ilk senfonik eser oluşmaya başlamıştı bile. Az sayıda arkadaşımla yaptığım teatilerde yine aynı söz. ‘Çok zor, kabul et seni aşar…’ Allah Allaaaaahh!!

Ardından..?

2001 yılında emekli oldum ve İzmir’e yerleştim. Yapmayı düşündüğüm çalışmalar için en uygun şehirdi İzmir. Hayli iyi düzeyde bağlama çalıyordum. Kısa sürede saygıdeğer bir çevre edindim. İzmirli müzisyenler sevgi ve saygıyla bağırlarına basmışlardı beni. Bir hocam oldu Şinasi Özkan. Rahmetli Nida Tüfekçi Hocanın öğrencisiydi. TRT radyolarından emekli olmuştu. Lisan-ı münasip ile aslında bildiklerimin, yaptıklarımın, hiçbir şey olmadığını anlamamı sağladı. Sonra tadil etti. Yeniden inşaa etti. Yaklaşık üç yıl sürdü derslerimiz. Müzik duygudur, duymaktır. Duymayı öğrendim ve senfoni bestelenmeye başladığı günden tam dört yıl sonra bitti. Bitti bitmesine de asıl iş şimdi başlıyordu. Yüz civarında enstrüman tarafından icra edilmesi gereken bu eserin kayıt maliyetleri korkunç rakamlara ulaşıyordu. Öyle ya da böyle üzerimizden servis edilmek üzere bize ilham olunan eserin duyurulması da bir sanatçı sorumluluğudur diye düşünmekteydim. Çok ciddi riskler alarak stüdyo çalışmalarına başladım. Albümün aranjörlüğünü Vakhtang Makalatia üstlendi. Aylar süren çalışmalar ardından işin sonuna geldik. Ancak parasal olarak tamamen tükenmiştim. Çalışmaları belirsiz bir süreyle tatil ettik. Bir kaç ay sonra bir kaç dostun desteği ile tamamlamaya muvaffak olabildim. Bazı küçük eksikler hariç çalışma tamamlanmış durumda çok şükür.

Müzik otoriteleri çalışmamızı bir devrim olarak yorumladılar. İnşallah yakın bir zamanda gelirleri bedensel engelli dostlarımızın rehabilitasyon çalışmalarında sarf edilmek üzere piyasaya çıkacak. Bu amaçla ‘Müzikal Araştırmalar ve Moral, Motivasyon Derneği’nin kuruluş çalışmalarına başladık. Dernek bünyesinde engelli dostlarımızın da yer alacağı Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği koroları oluşturmak azmindeyiz. Eser üzerinde teknik yorumlara girmek okuyan dostlarımıza sıkıntı verebilir ama yine de bir kaç şey söylemek gerekirse şöyle söyleyebiliriz; 128 kanal kayıt yapıldı. Yaklaşık 150 enstrüman görev aldı. Bu anlamda dünyada sayılı belki de tek çalışmadır.

Çalışmanızı heyecanla bekliyoruz inşallah.

Eyvallah.

Sizleri rahatsız ettik, vaktinizi aldık. Her şey için teşekkür ederiz.

Estağfurullah efendim ne rahatsızlığı. Biz teşekkür ederiz.